1 Mayıs 2012 Salı


Çıt Yok - İsmail Güzelsoy

Yazan: nazimo Kategori: Kurgu

Roman 1941 yılının baharında İstanbul’da geçmektedir. II. Dünya savaşının gölgesindeki İstanbul’da geceleri karartmalar yaşanırken, Eyüp’ün sokaklarında anlık sessizlikler olmaktadır. Sanki bir şey, ya da bir güç, etraftaki tüm sesleri yutmaktadır. Sessizlik hayra alamet değildir aslında. Her sessizlik sonrası, Eyüp sokaklarında bir biri ardına şahdamarı delinerek öldürüldükten sonra, kalbi yerinden sökülmüş cesetler bulunmaktadır. Herkes bu cinayetlerin vampirin işi olduğundan emindir. Komiser Lordali katilin peşindedir ve İstanbul halkına katilin en yakın zamanda yakalanacağına dair güvence vermektedir. O günlerde gazeteci çocuklar “Yazıyoooor, yazıyooor, Eyüp vampirinin son kurbanını yazıyoor” diye bağırarak dolaşmaktadır İstanbul sokaklarında.

Kitap, başında bir polisiye roman ya da bu günlerde çok moda olan bir vampir romanı gibi başlamasına karşın, sayfalar ilerledikçe hikaye çok farklı sulara yelken açar ve okuyucuyu da beraberinde sürükler.  Kitapta çok fazla sayıda insanın öyküleri anlatılmış. Hemen hemen hepsinin hayatı bir şekilde kitabın başkahramanı Sohrap’la geçmişte ya da günümüzde (yani 1940’larda) bir yerlerde doğrudan ya da dolaylı kesişmiş. Yalnız Eyüp vampirinin kurbanları hariç.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Erken Kaybedenler – Emrah Serbes

Yazan: nazimo Kategori: Öykü

Erken Kaybedenler Emrah Serbes’in hikaye kitabı. İçinde 8 öykü var. Hepside erkek çocuk öyküleri. Çoğunluğu 13-14 yaşında çocuklar. Öyküleri birinci ağızdan, yani erkek çocuklarının ağzından anlatmış yazar. Çok çeşitli çocuk ve ergen tiplemeleri. 

Emrah Serbes  kahramanlarının ruhlarında kopan fırtınaları öyle güzel anlatmış ki. Sanki tüm ergenler karşınızda, onlarla yüzyüze sohbet ediyorsunuz.


Öykülerden seçmeler;

Anneannemin Son Ölümü‘nde anne ve babasını çok erken yaşta kaybeden bir erkek çocuğunun, hayatındaki her şeyi dolduran yaşlı anneannesiyle kurduğu ilişkiye, anneannenin çocuğun hayatında kapladığı yere, birlikte paylaştıkları hayata tanıklık ediyoruz.
“…Bütün ev ödevlerimi beraber yapıyoruz. Bana ödev verildiğinde anneannem kendine verilmiş gibi sorumluluk duyuyor. Geçen sene matematikten çaktık. Fonksiyonlar zor geldi, çıkamadık işin içinden. Veli toplantısına beraber gittik. Çünkü her yere beraber gideriz. Anneannem matematik hocası olan yeni mezun kızcağızı bir köşeye sıkıştırdı, “Matematik hocası sen misin?” diye sordu. “Evet teyzecim.” “Sen ne biçim öğretmensin, kahpenin doğurduğu kancık! Bu kadar zor ödev verilir mi manyakoğlumanyak …”

28 Şubat 2012 Salı


Tavan Arasındaki Budha - Julie Otsuka

Yazan: nazimo Kategori: Kategori dışı

Az önce baş kahramanı olmayan bir roman bitirdim. Romanın kahramanları 1900’lerin başında Japonya’dan Amerika’ya evlenmek üzere yola çıkan bir gemi dolusu kadın. Resimlerinden görüp, tanıyıp, aşık olup ya da aşık olmayıp, üzerlerine umut dolu gelecek hikayeleri yükledikleri adamların yanına gitmek üzere her yaştan, değişik şehirlerden, köylerden, ailelerini geride bırakarak, bir geminin tabanına istiflenen kadınlar.

Karaya ayak bastıklarında onları hayal kırıklıkları bekliyordu. Çünkü hepsini ellerindeki resimlere hiç benzemeyen, kimisi daha yaşlı, kimisi daha hırpani, kimisi daha kaba ama hepsi de çok yoksul adamlar karşıladı. Uzun gemi yolculuğu boyunca kendilerine yakın hissettikleri o resimlerdeki adamlar yoktu karşılarında. Dönüşü olmayan yoldan geldikleri için herkes kaderine razı oldu ve tanımadıkları adamlarla kendi yollarına gittiler. 

9 Ocak 2012 Pazartesi



Nilgün – Refik Halid Karay

Yazan: nazimo Kategori: Klasikler| Kurgu

İtalyanların Habeşistan’ a sevkiyat yaptıkları sırada idi; 1936 senesinde. Faşist askerle dolu bir İtalyan vapurundayım:  Mazotla işleyen 22 bin tonluk, 24 mil süratinde bembeyaz Conte Verdi adındaki bir yolcu vapuru…
Şark’a gidiyorum. Niçin? Ben kimim? Sizlere bunu şimdiden söylemeyeceğim. Yazıma ifşaatla başlamayalım. Önceden izahat vermemekle beraber öyle tahmin ediyorum ki hikayem ilerledikçe şahsiyetim kendiliğinden belirecek.”

Conta Verdi vapurunda yola çıkan bizim baş erkek kahramanımız. Aslen İstanbul’lu, 40’lı yaşlarının başında, oldukça yakışıklı ve atletik, başından 3 evlilik geçmiş, birkaç dili ana dili gibi konuşan esrarengiz bir adam. Esrarengiz diyorum, çünkü ne  iş yaptığını tüm roman boyunca öğrenemiyoruz.  Anlattıklarından çok fazla seyahat ettiğini, Mısır, Suriye, Hicaz, Avrupa, Hindistan, Cava, Amerika, Güney Amerika’ya, Uzak Doğu’ya gittiğini, gittiği her yerde işlerini hallettirecek birilerini  tanıdığını, çok çapkın olduğunu, hayatına değişik milletlerden bir sürü kadının girip çıktığını anlıyoruz.

4 Ekim 2011 Salı


Şairin Romanı - Murathan Mungan

Yazan: nazimo Kategori: Fantastik| Polisiye

Murathan Mungan’ın son kitabı Şairin Romanı'nı maalesef bitirdim. Maalesef diyorum, çünkü bitmesin diye kitabı usul usul, azar azar okudum. Romanın sonunda “1995-2010” ibaresi yer alıyor. Kitabın yazımı 15 yıl sürmüş. Tarihleri görür görmez düşündüğüm ilk şey her bir gününe değmiş oldu.  Çok uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir roman olmamıştı. Bu romanın Türkçe yazılmış olmasının büyük bir şans olduğunu düşünüyorum.  Kitap, konusunun yanında anlatımı ve diliyle de  beni büyüledi. Bir çok paragraftan sonra  kendimi budur işte derken buldum. 

Gemann, sabah, tam hesapladığı gibi gün doğarken giriyor Kohragandt’a. Bütün şehir uykudayken. En sevdiği şey buydu. Bir şehre uyurken girmek… Sokaklar henüz akmaya başlamamış, gündeliğin dağınık hikayeleriyle meydanlar kalabalıklaşmamış, hayat tekrarlar ve rastlantılarla saçaklanmamışken. Pazarlara tezgahlar kurulmamış, balkonlara çamaşırlar asılmamışken. Şehir henüz sessizliğin elindeyken. Sabah nemiyle kabaran saksı çiçeklerinin, balkon arsızı gür sarmaşıkların kokusunun ortalığı sardığı, şehrin sarısabır rengi taş döşeli sokaklarında, atının usul ve kendinden emin adımlarıyla Güvenlik Merkezi’ne doğru ilerlerken, burayı hep sevmiş olduğunu düşünüyor. Ekmek fırınlarından yükselen günün ilk ekmeğinin buğusu hayatın başladığını söylüyor ona. Her şehrin ekmek kokusu farklıdır; biliyor. “     

15 Haziran 2011 Çarşamba



Az - Hakan Günday

Yazan: nazimo Kategori: Kurgu

Az, Hakan Günday’ın yazdığı son,  benim ise okuduğum ilk kitabı. Kitap biteli neredeyse 15 gün oldu. Üzerinden bu kadar süre geçmesine rağmen,  halen kendimi kitapla ilgili düşünürken buluyorum. Kimi zaman içim burkuluyor, kimi zaman da kitabın sonunu hatırlayıp, gülümsüyorum.

Az’da Hakan Günday, Türkiye’nin birbirinden çok uzak köşelerinde aynı yılda doğan ve aynı ismi taşıyan iki çocuğun hayatı ekseninde anlatmak istediklerini çok vurucu bir şekilde anlatmış. Çocuklardan bir tanesi, Türkiye’nin doğusunda kız olarak doğan ve devlet yatılı okulunda okuyan Derda, diğeri de İstanbul’da sırtını mezarlık duvarına dayamış bir gecekondu mahallesinde doğan, hiçbir zaman okula gidememiş erkek Derda.  Her iki Derda da bu hayata en dibinden başlamak zorunda kalmışlar.

Kitabın ilk bölümünde, annesinin 2 inek almaya yetecek kadar bir para karşılığında Londra’da yaşayan bir Şıh’ın oğluna karı olarak sattığı, 11 yaşındaki Derda’nın yaşamına eşlik ediyoruz.  Adı Londra olan, ama aslında bir tarikat evinin birkaç oda ve salondan ibaret dünyasında,  Derda’nın nasıl örselendiğini, nasıl tacize ve şiddete maruz kaldığını, çocukluğunu nasıl yitirdiğini Hakan Günday’ın yalın ama vurucu anlatımından okurken, okuyucu olarak sizde örselendiğinizi, kirlendiğinizi hatta aşağılandığınızı düşünüyorsunuz. 16 yaşına kadar hapsolduğu bu duvarlar arasından kendine bir çıkış arayan Derda’nın, umutsuzca çare diye sarıldığı kaçış yollarının, onu bulunduğu yerin yedi kat daha altına sürüklemesine tanıklık ediyorsunuz. Bundan daha beteri yoktur artık derken, beterin de beteri olduğunu görüyorsunuz. 

13 Kasım 2010 Cumartesi

Kader'in Peşinde - Mehmet Murat Somer


Yazan: nazimo Kategori: Polisiye

Bir Hop-Çiki-Yaya Polisiyesi

Mehmet Murat Somer’ in literatürümüze kazandırdığı Hop-Çiki-Yaya polisiyelerinin son kitabı Kader’ in Peşinde, okurken beni yine kopardı.

Kitabın konusunda geçmeden önce biraz Hop-Çiki-Yaya polisiyelerinden bahsetmek istiyorum. Kitaplar polisiye olmasına polisiye ama, kahramanları, öyle çok da alışık olduğumuz kahramanlardan değil. Serinin baş rolünde ve merkezinde, isteyerek ya da istemeyerek esrarengiz olayların ortasında kalan, amatör dedektif Burçak Veral var. Kendisinin esas adı nedir onu hiç öğrenemiyoruz.

Burçak, gündüzleri genellikle erkek kıyafetleriyle geziyor, gece olunca da,  hayranı olduğu Audrey Hepburn kıyafetleri içerisinde, Beyoğlu’nda işlettiği ve aynı zamanda ortağı olduğu  sosyetik gay pubda arz-ı endam ediyor. Kendisinin şaşırtıcı özellikleri bu kadarla da kalmıyor; usta bir kickbox dövüşçüsü olan Burçak, yine ortağı olduğu bir bilgisayar şirketinde özel müşterilerine yasa dışı “hackerlık” hizmetleri  sağlıyor.