22 Haziran 2010 Salı




İstanbul Hatırası-Ahmet Ümit

Yazan: nazimo Kategori: Kurgu| Polisiye

"İlk kurban Sarayburnu’nda, Atatürk heykelinin hemen önünde bulunmuştu. Cesedin kolları yukarıya doğru uzatılmış, avuç içleri birbirine bakacak şekilde, elleri naylon iple bileklerinden bağlanmıştı. Cesedin iki yana açılmış ayakları deniz yönüne çevriliydi. Ölünün ayaklarının işaret ettiği yerde, iki çilekeş şehir hatları vapuru, denizin iki ağır işçisi, usulca kıpırdayan maviliğin üzerinde köpükten şeritler bırakarak geçiyordu. İnce bir esinti vardı Sarayburnu’nda. Süt mavisi bir aydınlık. Ortalık mis gibi deniz kokuyordu."
Gökyüzünde solmakta olan yarım ay hem cesede hem de  vapurlara eşlik ediyordu.


Cinayeti araştırmak, Ahmet Ümit’in bize tanıştırdığı eski dostlar Komiser Nevzat ve adamları Ali ile Zeynep’e düşüyor. Cesedin birbirine sıkıca bağlanmış ellerinin arasında bir sikke buluyorlar. Sikkenin üzerindeki portreden yola çıkan  Komiser Nevzat ve arkadaşları önce  Tanrı Poseidon’un oğlu Kral Byzas’a, ondan da Kral Byzas’ın, bugün Sarayburnu’nun olduğu yerde M.Ö. 660 yılında kurduğu Byzantion Krallığı’na ulaşıyorlar.


Komiser Nevzat ve adamları, birinci cesedin barındırdığı sırları çözemeden, bırakılan başka bir cesedin haberini alıyorlar. Birisi ya da birileri, cesetlerle, cesetlerin bırakıldığı mekânlarla ve sikkelerle bizlere başkahramanı İstanbul olan bir hikaye anlatmaya çalışıyor. Bulunan her ceset bizi İstanbul’un farklı bir dönemine, farklı bir hükümdarına ve farklı eserlerine ulaştırıyor. Okuyucu olarak, katillerin izini sürerken, aslında İstanbul’un tarihinin izinden gidiyoruz. Bir İstanbul şöleni izliyoruz. Onlarca kitabı okuyarak bir araya getirebileceğimiz bir İstanbul tarihi panoramasını cinayetlerin arka planı olarak izleme lüksünü yaşıyoruz. Aslında bir itirafta bulunmam gerekirse, ben katillerin kim olduğunu çok fazla merak etmedim. Ben aslında kitabı okurken, katilden yana oldum, onu bu cinayetleri işlemeye yönlendiren duygu her ne ise, o duygu katilin içinde hiç bitmesin istedim. Çünkü her cinayet arkasında başka bir İstanbul barındırıyordu ve ben Ahmet Ümit’in anlattığı İstanbulların tarihiyle büyülenmiştim.






 
Ahmet Ümit bu kitabında sadece İstanbul’un sırlarını deşifre etmiyor,  eski dost Komiser Nevzat’ı da bizlere daha yakından tanıtıyor. Karısını ve kızını hedefi kendisi olan bir patlamada kaybeden Komiser Nevzat’ın hayata tutunma çabalarını, onun yaralarını yavaş yavaş ama kalıcı bir şekilde tedavi eden Rum sevgilisi Evgenia ile olan ilişkilerini, yaralı aşklarını, iki sevgilinin beraber yitirilmiş eş ve evlada kaldırdıkları buzlu rakı bardaklarını, o bardakların hüznünü, hüznün masadan kopup, Balat’a açılan pencereden İstanbul’a karışmasını o kadar güzel anlatıyor ki. Ya da Ayasofya Müzesinin harcındaki aşkı. Justinyen’in, büyük aşkı Thedora için,  Ayasofya Müzesinin görkemli kubbesini taşıyan dört sütunun tepesine işlettiği isimlerinin baş harflerini.

Ve maalesef bu şehirde kaybettiklerimizi de bize anlatıyor Ahmet Ümit. Hem yitirilen aşkları anlatıyor, hem de yıllardır İstanbul’a ne kadar hoyrat davrandığımızı, gün geçtikçe daha da acımasız olduğumuzu, neleri yitirdiğimizi ve böyle giderse daha neleri yitireceğimizi.

Ahmet Ümit kendisiyle yapılan bir röportajda bu kitabı yazma sebebi olarak “O roman (Patasana) bitince İstanbul’la ilgili bir şeyler yazmalıyım dedim. Bir tür diyet borcu, bedel ödeme, şükran, teşekkür. Denizinde yüzdüm, ekmeğini yedim, suyunu içtim. Bu şehir kaynaklı büyük mutluluklar yaşadım, umarım büyük acılar vermez. Şehre minnet borcum vardı ve bu kitap o borcu ödemek için yazıldı.” diyor. 

Kitabı okuduktan sonra benim de kendisine bir gönül borcum oldu. Artık Sarayburnu’ndan denize bakarken, ayaklarımın, yaklaşık 3000 yıl önce Megaron’dan gelen Byzantion’lar tarafından yapılan Poseidon Tapınağının üstüne bastığını bilerek, karşı kıyıdaki Körler ülkesine (Kalhedon) bakacağım.


Meraklısına Kısa Notlar:

Argos kralının kızı Io, kentteki Hera Tapınağı’nın rahibesidir. Tanrılar tanrısı Zeus bir gün Io’yu görür ve ona aşık olur. Zeus’un karısı olan Tanrıça Hera, kocasının kendisini aldattığını anlayınca çok sinirlenir. Zeus, Io’yu karısının gazabından korumak için onu inek biçimine sokar. Hera buna kanmaz ve ineği alıp başına da bin gözlü dev Argos’u nöbetçi bırakır. Buna karşılık Zeus da, Hermes’i gönderir ve devi öldürtür. Hera bu kez Io’nun peşine bir at sineği salar. Sineğin ısırıklarından canı çok yanan zavallı Io, İstanbul Boğazı’nı aşarak Anadolu yakasına kaçar. İşte bu öyküden dolayı İstanbul Boğazı, “İnek Geçidi” anlamına gelen “Bosporos” adını almıştır.

Byzantion’un kuruluşu ve Boğaz ile ilgili bir diğer efsanede de; Io, “Altın Boynuz” olarak anılan Haliç’i aşar ve bir çocuk doğurur. Bebeğinin adını Keroessa koyar. Keroessa büyür ve günün birinde, denizler tanrısı Poseidon’dan Byzas adında bir oğul dünyaya getirir. Byzas büyüdüğünde, annesinin kendisini doğurduğu yerde bir kent kurar. Kent, kurucusunun adını alır ve Byzantion olarak anılır. 

Gerçekte, Megaralıların komutanı olan Byzas, Byzantion’un Roma İmparatorluk Dönemi sikkelerinin ön yüzünde miğferli ve sakallı olarak resmedilmiştir.



Günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce yaşayan Herodotos, Byzantion’un Kalhedon ‘dan 17 yıl sonra kurulduğunu anlatır. Amasyalı coğrafyacı Strabon ile Herodotos’un birleştiği bir nokta vardır: Anadolu yakasında ilk kenti kuran Kalhedonlular kör olmalıydılar! Kör olmasalardı, karşı kıyıda böylesine elverişli ve güzel bir yer dururken gelip oraya yerleşmezlerdi. Kalkhedon’un tarih boyunca “Körler Ülkesi” diye anılmasının nedeni belki de bu düşünceydi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder