6 Ağustos 2010 Cuma



Amerikanomanyaklar – Serge Rezvani


Yazan: nazimo Kategori: Kurgu

Amerikanomanyaklar 1970 yılında yazılmış ama konusu 2000'li yıllarda geçen, politik bir taşlama romanı. Rezvani, daha o günlerde Amerika’nın yayılmacı politikasını görüp, hissederek, bunun nerelere varabileceği üzerine kehanetlerde bulunmuş, bunu mübalağa sanatıyla da birleştirerek, hem güldürüp hem de şaşırtarak, zaman zaman da bizi kahramanlarına yabancılaştırarak öyküsünü anlatmış.

Kitabımızın kahramanları Cannes’da yaşayan 2 evsiz yaşlı ihtiyar. Kadın olan Loupiote 1931 doğumlu, erkek olan Cypriuche 1928 doğumlu. Birbirlerine deli gibi aşıklar. Civarda çöp tenekeleri ya da parça bohçaları olarak tanınıyorlar. 50 yıldan fazladır el ele bu yolda yürüyorlar ve hayattan zevk alıyorlar. Uzaktan bu kadar zararsız ve zavallı görünen bu çiftin çaresi olamayan bir hastalıkları var. Amerikanomanyaklık.
“Önce şunu söyleyelim ki biz ikimizde amerikanomanyağız. Bir çeşit kaşıntı gibi bir şey bizimki. Tutabilirsen tut kendini. Amerikalı – hart hart hart. Ama sadece Amerikan denizcileri haa! Tombul kurtçuklar gibi beyazlar içinde bıngıl bıngıl görüverdik mi onları iste o zaman, inanılmaz ama, bize bir haller oluyor. Bunları karanlık bir sokak köşesinde haklamadan edemiyoruz. İçimizi bir şey öylesine kemiriyor.

 
Pençesinden kurtulamadıkları, hatta kurtulmayı hiç düşünmedikleri bu hastalık nedeniyle, 50 yılda 2600’den fazla Amerikan denizcisi öldürmüşler. Her daim içki içtikleri için, en kolay ulaşabildikleri cinayet aleti de boş şarap şişeleri. Üstelik hiç kimse bu iki zavallı ayyaş sevgiliden şüphelenmeyi düşünmüyor. Zaten ne zaman başları sıkışsa hiç bir şeyden anlamayan, kulakları dahi zor duyan zavallı ihtiyarcıklar rolünü başarıyla oynuyorlar. Okurken çok sevimli gelen bu ihtiyarcıkların cinayetleri işlerken ki tavırları, coşkuları, çocuksu anlatımları, sizi birden eylemin kendisinden soyutlayarak, onların coşkusunu, neşesini paylaşmaya teşvik etse de, paylaştığınız coşkunun ne için olduğunu fark ettiğiniz de hem ürperiyorsunuz, hem de kendinize ve kitap kahramanlarına yabancılaşıyorsunuz.

Cinayetlerinin sebeplerini de şöyle açıklıyorlar;

“Tek bir meteliği alıkoymuyoruz. Tek bir doları. Hiç. Kendimiz yaşamak için öldürmüyoruz biz. Amerikalı değiliz! Bir inanç için öldürüyoruz. Hah! Kötülük elle tutulur somut bir şeydir. Öyle düşünüyoruz. Evet, kötülük belirsiz, soyut bir şey değildir ki sis gibi, duman gibi dağılıp gitsin. Yo, yoo, kötülük bal gibi ortadadır. Reziller vardır. Kötülük ederek yaşayan insanlar olduğu gibi rezillik içinde yaşayan halklar da vardır. Kanları döktükleri cesetlerle beslenen insanlar olduğu gibi başka halkların kanlarıyla yaşayan halklar da vardır. Örnek mi istersiniz? Ohooo, örnek çok! Hi,hi,hih! Tonla örnek verebilirim size. Herkes bu durumda düşmanlarını seçmelidir. Bu düşmanları çıktıkları yer, bulundukları sınıf açısından iyice tartıp biçmeli, ve bir gün kendi toprakları üstünde kıstırdı mı en can alacak yerinden vurmalıdır bu düşmanları. Ellili yıllardan bu yana Loupiote’la ben Amerikanos denizcilerini, yani bu, uluslararası sermayenin paralı askerlerini seçtik ve o gün bu gündür bildiğimiz yolda yürüyoruz. Çünkü Amerikanoslarda ellili yıllardan bu yana bildikleri yolda yürümeye devam ediyorlar. Amerikanoslar kendilerine çizdikleri yolu değiştirmeyi düşünmediklerine göre biz de kendimize çizdiğimiz yolu değiştirmeyi hiç düşünmedik. Yeşşeee! Amerikanoslara hucum!. Amerikan manyaklığının en son derecesine varmış Amerikanomanyaklarız biz, hih, hih,hih, hi!  ”
Daha sonra şüpheli olarak göz altına alınıp, malum ikna yöntemleriyle konuşturulmaya çalışıldıktan sonra, her ne kadar haklarında bir suç deliline ulaşamasalar da günümüzün Guantanamo kampınına çok benzeyen Arizano’nın ortasında kurulmuş bir çeşit toplama kampına gönderilirler.
“…ve gece olunca bizi kara renkli uçaklardan birine koydular. Kara renkli uçaklar onların yük uçakları. Yalnız geceleri uçuş yapıyor ve dünyanın her yanından, CIA işkence odalarından sağ çıkmış olanları topluyorlar. Evet, evet, böyle…. İnanılmaz gelebilir ama durum tıpatıp, böyle. Sonra bu uçaklar nereye mi giderler? Nereye olacak canım, buraya işte; Arizona’ya. Kampın özel bir havaalanı var. Bu hava alanında trafik çok yüklüdür. Durmadan uçaklar iner, uçaklar kalkar. Evet, yük uçakları aralıksız, bütün dünyadan toplanan kadınlarla erkekleri buraya boşaltır. (…) Evet, her yerden. Orası burası kırık, ortalıkta sürünen insanların sayısı inanılamayacak kadar fazla. Vietnamlılar, Araplar, of, hele Araplar ne kalabalık!..”
Gerçekten çok şaşırtıcı bir kehanet değil mi? Yazarın kitabın sonunda kurtarıcı olarak gösterdiği ülke daha da ilginç. Uzun öykü tadındaki bu romanı okumanızı şiddetle Tavsiye ederim.
http://web.archive.org/web/20100906052444im_/http:/www.neokudum.com/wp-content/plugins/wp-spamfree/img/wpsf-img.php

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder